Kayalar, içlerine doğru ilerledikçe sırrını paylaşmak istemiyorcasına uzadıkça uzayan boş mağaralar, yüksek dağlar, dağlar arasındaki daracık yollar, vadiler, vadilerdeki canlılara korku saçan (özellikle Güruh'un sadık bir üyesi olan, Tauren denilen hayli cüsseli ırka), sonradan türlerinin Centaur olduğunu öğrendiğim at vücutlu-insan başlı mahluklar, vahşi ve vahşi olduğu oranda biz orklar için çekici; domuzlar, harpy adı verilen kanatlı yaratıklar, dinozorumsu yaratıklar (raptorlar), Kalimdor'a ayak bastığım yerin doğusuna doğru bir örümcek türü, trollerin Güruh'a yardım etmek için terk ettiği Echo Adalarındaki kaplanlar ve Zalazane denen iblis ruhlu trolün güçlü voodoo'suyla kontrol ettiği zalim troller, Büyük Okyanus'la Kalimdor'un birleştiği hat üzerindeki yengeçler, timsahlar, bir yengeç türü olan makruralar ve Yıldırım Sırtı'ndaki yıldırım topları boşaltan kertenkeleyi andıran korkunç yaratıklarla dolu bir doğa...
Güruh Komutanı beni biraz ilerideki mağarada bekleyen ve kaderimi belirleyecek olan adama yolladığında; ben zaten Valley of Trials'daki orkları, trolleri ve onlardan çok etkileyici vahşi doğayı izlerken kararımı vermiştim. Bu doğanın bir parçası olmalıydım. Büyüyle ilgili biriydim ama ne o hikayelerini dinlediğim büyücüler gibi doğayı hükmetme amacı güdüyordum, ne de haklarında korku ve kıskançlık dolu hikayelerin kulaktan kulağa dolaştığı kara büyücüler gibi demonik güçlerle ilgileniyordum. Onların aksine vahşi ve doğal ortamı seviyordum ve daha da önemli olarak doğaya saygı duyuyordum.
Doğayla büyünün bileşimi; şamanizm, benim için biçilmiş kaftandı şüphesiz. Böyle bir kesinlik ve heyecan duygusuyla mağaraya doğru ilerledim. Önümde uzanan ıssız ve sonu görünmeyen mağaraya son bir kez göz atınca, geleceğimin de o kadar karanlık ve öngörülemez olduğunu garip bir hoşnutlukla kavradım. Artık maceralara atılmaya hazırdım...
Güruh'un güçlü guardlarıyla dolu güvenli vadideki birkaç ayak işini hallettikten sonra (tembel birkaç peon'u işe döndürmek, kaktüslerdeki elmaları toplamak, küçük bir mağara baskını ve Yanan Kılıç Tarikatı'yla ilk tanışma), ilk şamanistik büyülerimin beni güvence altına alacağı kadar vahşi doğanın içlerine girdim. Mümkün olduğu kadar yolu kullanmadan yaptığım bu küçük gezi beni uzun süre konaklayacağım Keskin Tepe'ye getirdi. Durotar'daki en büyük Güruh kampı olan Keskin Tepe Kampı'nın lideri Orgnil Soulscar ile tanışmam geleceğim açısından şüphesiz önemli bir adımdı. Ondan, Yanan Kılıç Tarikatı'nın aktiviteleri ve "Büyük Avcı" Rexxar'ın temizliğinden arta kalan Kul Tiras'ın Durotar'daki son kalesi Tiragarde hakkında bilgi edindim. Göze girmem ve tecrübe kazanmam için buralara bir uğramam gerektiği aşikardı.
Bana verilen talimatlar doğrultusunda, Keskin Tepe Kampı'ndan güneye doğru ilerleyen yolu takip ederek Tiragarde Kalesi'ni bulmam uzun sürmedi. Yolun sol tarafında heybetli ve tehditkar bir şekilde uzanmış kale burçlarını fark etmek çok da zor değildi. Aceleci bir keşif duygusuyla oraya doğru yöneldim. Bu kadar korkusuz olmanın bir getirisi olsa gerek, tamamen hazırlıksızdım. Henüz tam olarak nasıl kullanacağımı bilmediğim şamanistik yeteneklerim ve yeteri kadar iyi olmayan (aslında hiç iyi olmayan) ekipmanım, tecrübesizliğin ve hazırlıksızlığın eksikliğiyle birleşince; beni zor bir mücadelenin beklediği anlaşılıyordu.
Yoldan ayrılmamdan çok geçmemişti ki, ilk Kul Tiras denizcisiyle karşılaştım. Büyülerim konusunda çok da fikir sahibi olmadığımdan, bu seferlik Vadideki, Güruh komutanının bana verdiği baltanın gücüne güvendim. Denizciyle aramdaki mesafeyi koruyarak yolladığım yıldırım topları ve Yeryüzünden ödünç aldığım Şok büyüsüyle ilk öldürdüğüm insandan yağmaladığım (baltamdan daha kuvvetli) topuzumun kuvveti birleşince klaeye olan yolumu hızlı açtım. Orada beni daha zorlu bir mücadele bekliyordu. Kale kapılarından geçtiğimde ilk defa insan mimarisiyle karşılaşmanın heyecanını yaşayamadan, birkaç denizci çevremi sardı. Konsantre olup yıldırım atmayı denedim ama çok seri şekilde kılıç sallıyorlardı; çabuk karar vermem gerekti. Kılıç darbelerini savuştururken, birini gözüme kestirdim ve Yeryüzü Şokuyla onu öldürdüm, sonra diğerine yönelip aynı şeyi yaptım ama üçüncüsüyle karşı karşıya kaldığımda oldukça yorgun düşmüştüm ve zırhım fazlasıyla hasar almıştı. Ölmeye çok yakındım aceleyle konsantre olup yaralarımı iyileştirmeyi denedim. Ama bunun için fazla enerjim yoktu, üstelik denizci kılıç darbeleriyle iyileştirme büyüsünü yapmamı engelliyordu. Kaçmanın da fayda etmeyeceğini hissediyordum. Maceram sona ermek üzereydi, gözlerimi kapadım ve topuzuma abanarak denizciye vurmaya başladım.
İşta tam da öldüğümü düşündüğüm bu anda, Doğa yüzüme güldü ve kritik bir vuruşla düşmanımı boylu boyuna yere sürdüm. Yağma yaptıktan sonra biraz dinlenmek ve yaralarımı sarmak için oturup dinlendim ve yolculuğun ne kadar tehlikeli olduğunu idrak ettim.
Kendimi tekrar zinde hissettikten sonra hızlıca etrafı kolaçan ettim. Başka insan görünmüyordu çevrede, büyük ihtimalle çarpışmanın sesini duymamışlardı. Merdivenleri tırmandım, Orgnil'in talimatlarına ve Keskin Tepe'deki diğer maceracılardan öğrendiğime göre bu katta kalenin lideri, önemli Kul Tiras komutanlarından Teğmen Benedict olmalıydı. Odaya doğru sessizce yanaştım ve önümdeki iki denizciyi hızlıca öldürdüm. Odanın güney tarafına yerleştim ve şaşkınlık-korku-endişe karışımı bir duyguyla önümdeki tabloya bakakaldım. Tam 4 denizci ve teğmen önümde dikiliyordu. Saklandığım köşede kapıya doğru yönelen bir tane daha denizci gördüğümde bu kez kesinlikle işimin bittiğini hissettim. Hiç şansım yoktu, 3 kişiyle zar zor baş edebilirken, bir oda dolusu denizciyle nasıl dövüşebilirim diye kara kara düşünürken, talih ikinci defa yüzüme güldü. Her şey çok hızlı gelişti. Önce odanın içinde bir karaltı sezdim. Karaltıyı takip ettiğimde Teğmen'in arkasına geçmeye çalıştığını gördüm ve şaşırdım. Sonra bir an karaltı da bana baktı! Beni ihbar edeceğini düşünmeye fırsat kalmadan Benedict'in kafasına sert bir darbe indirdi ve Teğmen sersemleşti. Tam o anda odayı bir sıcaklık kapladı. Kapıya döndüğümde orada bir Undead büyücüsünün kendinden emin bir şekilde dikildiğini ve ateş topları yolladığını gördüm. Büyücü büyük ihtimalle kafasında yeni bir numara tasarlıyorken iki denizci üzerine atıldı ve bir an Undead afalladı. O an bir şeyler yapmam gerektiğini anladım ve ilk defa iyileştirme büyümü ilk defa Undead üzerinde kullandım. Bunu fark eden insanlardan biri üzerime atıldı ama artık sayıca üstünlükleri yok olmuştu. Büyücü buz kalıbına hapsettiği artık tek başına kalmış düşmanını ateş toplarıyla öldürürken, ben de şoklarım ve yıldırım toplarımla kendi payıma düşeni hallettim. Sonradan isminin Wickson olduğunu öğrendiğim ve trajik ölümüne kadar dost kalacağımız bu tanıştığım ilk Undead bana teşekkür ederken, bir an keder ve panikle odadaki diğer kişiyi --karaltıyı-- unuttuğumuzu fark ettik. Teğmen'in baygınlığı geçmiş, artık karaltı halinde değilde sivri dişli bir suikastçi gibi duran (sonradan öğrendiğim üzere ismi Floem olan) trol, umutsuzca 2 de denizciyi önüne katmış kahramanca savaşıyordu. Hızlıca bir iyileştirme büyüsü yapıp Teğmen'in üzerine atıldım. Büyücü çok garip bir büyüyle konsantre olup denizcilerden birini zararsız bir kuzuya çevirince trol bir kahkaha attı. Diğer denizcinin kılıç darbesiyle kesilen bu kahkaha üzerine trol sinirlenip rakibinin arkasına geçti ve çok süratli bıçak darbeleriyle denizciyi öldürdü. Bense büyücünün de yardım etmesine rağmen zarar veremediğim Teğmen Benedict'le boğuşmaya devam ediyordum. Büyücü buz kalıbıyla onu hareketsiz bırakırken, ben de yıldırım toplarıyla ona hasar veriyordum ama bir süre sonra büyücü yorgun düştü ve tek başıma kaldım. Teğmen suratından belli olan bir öfkeyle sert kılıç darbeleri indiriyor, kalkanıyla benim topuzumu etkisiz bırakıyordu. Solumuzdaki büyücü umutsuzca benim mücadeleyi kaybedişimi izliyordu. Bir kez daha hiçbir şansımın kalmadığını hissettim ve gözlerimi kapayarak topuzumu savurdum.
Neyse ki Doğa benim o gün ölmemi istemiyordu! Uzun süredir varlığını unutmuş olduğumuz trol, müthiş hızlı bir komboyla Teğmen'i tek vuruşta öldürdü. Birkaç sevinç nidasının ardından tanıştık ve yağmayı aramızda bölüştük. Teğmen'in üzerinden düşen anahtarı alıp, onu kullanacak sandığa trolün bizi götürmesine izin verdik.
Sandıktan çıkan mektup, Orgnil'in öngörülerini kanıtlıyor, Teğmen Benedict ile Amiral Proudmore arasındaki ilişkiyi açığa vuruyordu. Benedict'in Proudmore'a yollamak istediği bu raporda Kul Tiras'ın gizli planları ve Benedict'in Amiralle nasıl ters düştüğü gibi birçok önemli detay vardı. Müthiş bir keyifle Keskin Tepe Kampı'na doğru yol aldık. Orgnil Soulscar'a götürelecek keyifli haberlerimiz vardı!
Orgnil, Sen'jin Balıkçı Köyü'ne gidip trollere yardım etmemi önermeden önce arkadaşlarım Wickson ve Floem ile bir maceraya daha atıldık:
Yanan Kılıç Tarikatı'nın önemli merkezlerinden olan İskelet Kayası'ndaki mağaraya bir saldırı! Çılgıncaydı ama kalabalıktık, korkusuzduk, cesurduk. Acemiliğimizin yarattığı açığı kapatabilecek meziyetlerdi bunlar. Ayrıca bu görevi tamamlarsak Büyük Şef'in komutanlarından Nazgrel bizi Orgrimmar'a davet edecekti, hatta belki Şef'in kendisiyle konuşma imkanı bulurduk!
Sanırım bunlar genç ve maceraperest bizler için yeterli sebeplerdi. Hızla kuzeye giden yolu tutturduk ve harpylerin tuttuğu vadiden yolumuzu açıp mağaraya doğru yol aldık. Kanla yazılmış rünlerle "süslü" mağaradaki kabartmalar neredeyse içeri girme fikrinden alıkoyacak derecede korkutucuydu. Yine de içeri girdik. Daracık mağaranın her yanı kara büyücülerle doluydu. Bir labirent gibi karmakarışık olan yollarda trol sayesinde zar zor yolumuzu bulup büyücüleri ve onların destekçileri iblisleri öldürüp komutanlarını bir bir öldürürken, üçümüz arasındaki bağın gitgide geliştiğini hissettim.
Gazz'uz da öldükten sonra mağaradan çıktık ve mavi gökyüzüyle, Thrall'ın babası Durotan'ın anısına Durotar olarak isimlendirilmiş kızıl toprakların arasındaki renk cümbüşünde son (olduğunu düşündüğümüz) bir sefer birbirimize baktık ve sohbet ettik. Undeadlerin Doğu Krallığı'ndaki topraklarıyla ilgili bilgiler dinledim, trolden ataları hakkında değişik hikayeler dinledim, ben de onlara şamanizmi anlattım.
-Şimdilik- Ayrılma zamanıydı. Onlar Orgrimmar'a gidiyorlardı, benimse trollere yardım etmek için Sen'jin Köyü'ne gitmem lazımdı. Orada balıkçılıkla birlikte ot toplama ve bu otlardan işlevsel içecekler üretme zanaatini de öğrenmem gerekti. En son olarak başkente yol almayı düşünüyordum. Özellikle Floem'in teşekkür dileklerini aldıktan sonra, "belki bir gün tekrar karşılaşırız" sözleriyle vedalaştık.
Karşılaşacaktık da...
Dağlar arasındaki dar ve sonsuzmuş gibi görünen boşluğa bakan patikalardan Sen'jin Köyüne olan yolumda, bir tür korku ve hayranlıkla çevremdeki kızıllığı izlerken, bir gün gerçek bir şaman olup atalarımın diyarını ele geçiren Ateş Lejyonu'nun iblislerine karşı dövüşeceğimi hayal ettim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder